gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.05.2012

Mola! She's Got A Ticket To Ride!

Hanımlar Beyler! Bana müsaade!

Uzun süredir bekleyip de bulmadığım huzuru arayışta sınır tanımıyorum. 'Belki bu defa...' bizim lafımız, o da malum.

İçimde çok güzel bir his var, benimle olunuz.

Aradaki 4 günde uslu durunuz... ;)

27.04.2012

Amsterdam Tefrikaları - 4

2. günün vasati özeti...

- devam -


Efenim işte gitarist abiden sonrası biraz bulanık :S ;) Dolayısıyla photo-story formatına geçip yavaştan uzayayım...

Neyse önce bir şekilde kendimizi Rembrandtplein'den koparıp sokaklardan dolana dolana aşağıya inmeye başladık. - Kime göre aşağı, neye göre aşağı...-

Bu ev batmıyor mu Allah aşkına?! 
Yani sanki fotoğrafın kadrajı da az bi yamuk ama... Bilemedim yahu.

Ev demişken benim dışımda herkes biliyormuş ama ben hala heyecanımı kurutamadım. Amsterdam'daki tüm binalardaki pencereler maaşallah eşşek kadar. Neden biliyor musunuz? - Evet herkes biliyor ama sölicem - Çünkü kapı ve merdiven aralıkları eşya geçemeyecek kadar dar ve insanlar taşınırken eşyaları pencereden sokuyorlar! Bunun sebep-sonuç sıralaması değişebilir ama sonuç olarak ben geniş pencere çok severim, o yüzden bu memleketi de sevdim...

Aha da bu kancalardan çekmek suretiyle kaldırılıp alınıyor eşyalar. 
Hatta binaların çoğunun ön cepheleri bu yüzden eğimli yapılmış. 

Pek çok Avrupa şehri gibi buranın da saçma sapan ilginç köşeleri var. Ama en çok da sergi-reklam karışımı sanat anlayışlarına hasta kaldım :S

Ne olduğunu hala çözemedik...

Turun bir noktasında heyecanla beklediğimiz an geldi. Efendim Seven Bridges diye bir yer varmış ve şehrin en güzel manzaralarından biri buradaymış. Çünkü iki kanalın kesişim noktasından yedi köprünün görünebildiği harika bir noktaymış. Gittik, gördük. Evet güzel de, kanal her yerde köprü her yerde, ayrıştığı tarafı pek kestiremedik. Ama ben bunu tamamıyla kendi düzlüğüme veriyorum, büyüklük ben de kalsın...

Bu arada ben döne dolaşa saydımdı da yedi çıkmadıydı galiba... :S

Döne dolaşa gezerken bir de Spinoza'ya rastlamayalım mı?

Çünkü bu pozu vermeyeni dövüyorlarmış

Ve en sevdiğim yanlarından biri Amsterdam'ın şu ki hiç çaktırmasa da pembe her yerde!

O kadar içim kalarak göz koydum ki, sittin sene satılmaz o elbise şimdi!

Bunca geziden sonra hostele dönmeye kalkarken vermediğimiz kadar mola verdik...


500 metrede sırasıyla 3 mola

Bu bir...

Bu iki ama aslında sayılmaz ki, 
Bertolt'u görünce poz vermek için oturdum sadece...

Bu da üç... 

Ama mekan gezmesinde hala bir sona varmamıştık. Hostele doğru giderken saatin farkına varıp yolumuzu Leidseplein'e çevirdik. Amacımız bugün Het Muziktheater'da bizi gezdiren hanımefendinin tavsiye ettiği dans tiyatrosunu bulmaktı ancak onu da başaramayınca rotayı yeniden hostele çevirdik, torbalardan kurtulduk ve Şuşu'nun arkadaşları ile buluşmak üzere yeniden Leidseplein'e yollandık.

Mutluyum Şekil A1

Benim 'İlla da caz bar göreceğim' diye üstün ısrarlarımı kıramayan iki centilmen ellerindeki en yakın caz bar olan meydandaki Cafe Alto'ya götürdüler bizi. Her ne kadar sonradan Franz Von Chossy Quintet'te klarinet çalan Alex 'Orası en kötüsüdür' dediyse de ben beğendim. Küçük, sıcak, Amerikanvari ve oldukça da eski olan mekanda emprovizasyon gecesiydi. (Buradan kötü çekilmiş de olsa bir videoyu en sonda bulabilirsiniz...)

Basic

Bir noktadan sonra baktım ki ekipte bet beniz atmış, tamam dedim ben caza doydum. Sonra Mert bizi Basic diye bir mekana götürdü. Fotoğraf müzesinin (FOAM) yanında yeni açılan bu mekana dışarıdan yiyecek getirmek serbest. İster gündüz toplantılarınızı ister akşam oyun partilerinizi burada gerçekleştirebiliyorsunuz. Toplu oturma gruplarının olduğu, on kişi gezen arkadaş gruplarının rahat edeceği alanları da mevcut. Müzik iyi, içki çok pahalı değil, ışık güzel. Daha ne olsun. Biz sevdik, size de tavsiye ediyoruz.

Ve gecemiz mutlu biter...

Cafe Alto'dan...

1.12.2011

Enfes: Şirince-Efes


Düğün gezginliğim esnasında denk düştü ve Nesli'ciğimin sayesinde uzun yıllar sonra Şirince - Efes yapma şansım olmuştu. Keyfinin yanı sıra bizi kahkahalara ve hazza boğan rastlantılardan bir seçme yaptım, sizindir canlarım.

ÖNCE ŞİRİNCE:

Uğramadan Gelme




Küçük olduğuna bakmayın, turistik yer deyip geçmeyin. Bu minncaık dükkanda son yıllarda görmediğim kadar farklı ve güzel tasarım takıları bir arada gördüm. Fiyatlar ortadan fahişe kadar gidiyor ama her kese kendine bir yer bulabilir. Hiç olmadı gözünüz bayram eder.

Yemeden Gelme



Uzunca kıvrılan bir yolu takip ederken kaybolduk diye diye 3 kere ölüp ölüp dirildikten sonra birden kendinizi Şirince'nin meydanında bulacaksınız. Meydanda 100 yıllık bir konakta Artemis adıyla hizmet veren lokantaya oturduğunuzda enfes yemekler sizi bekliyor olacak. Biz saat itibariyle kahvaltıyı tercih ettik, hiç de pişman olmadık.

İçmeden Gelme


Her ne kadar önümüzde gördüğünüz kahvelerse de siz aldanmayın. Orası tadımın sonuna geldiğimiz yerdi. Pek çok yer sizi kolunuzdan tutacaktır ama siz dediğimden şaşmayın. Kıvırcık'ın Yeri şarap için tek adres! Gerçek kavurga lezzetini de tadım arasında kaçırmayın. Bizim gibi tadımın ucunu kaçırana kahve servisi de şahane. E ben de altında kalmadım, yengenin falına baktım o ayrı.

ŞİMDİ DE EFES:

Şirince turundan sonra ayağımıza üşenmedik Efes'e uzandık. Görmeyeli yeni bölümler eklenmiş Efes'e. (Muhtemel ki ekleneli çok olmuştur) Uzun ama keyifli bir turdu, hele o kafayla bayağı eğlendik diyelim. İki güzedi anı da fotoğraflarıyla paylaşmadan geçemeyeceğim.

Efes'in yolunu ararken bir tabela göreceksin, sakın şaşırma!


Çeviri dediğin yoruma açıktır, biz şukusunu verdik...

Kavram karmaşası fena birşeydir:

Dil bariyerine takılanlara: "Gerçek sahte saatler"

27.09.2011

Paris Tefrikaları - 2

PARİS'TE İLK GECE

Hostelimizin yeri gayet tatlıydı. Gare de Lyon'un hemen arkasına konuşlanmıştı. (Buradan bu hosteli bize sunan Jelibon'a teşekkürlerimizi sunuyoruz bir kez daha) Her ne kadar klasik hostelci ayağıyla karşı karşıya kalsak da - 3 kişilik odada rezervasyon yaptırmamıza rağmen bizi 4 kişilik odaya aynı fiyata geçirmeye çalışmak gibi... - görece sorunsuz hallederek odamıza çıktık. Odamız güneş alan, içinde lavabosu, minik de olsa bir dolabı olan şirincik bir odadaydı. Girişte yaşadığımız olay kadar şenlikli bir başka durum ise yalnızca çarşaf vermeleri ve bir yastık kılıfını hor görmeleriydi. Ancak tek kişilik yatak için 6 kişilik çarşaf verdiğinden biz yastığı da onla kapladık. Hatta çok sevgili yol arkadaşım abartıp yorgan kılıfı niyetine dahi katladı. Benim o kadar becerikli olmadığımı söylememe bilmem gerek var mı?




 Yeterince yerleştikten sonra yürüyüş için kendimizi sokağa attık. Gare de Lyon'dan Bastille'e çıktık önce. Renkli bir meydanı, renkli ara sokakları olan, ortalama bir yer diyelim. İlk akşamın keyfi olmasa yediğimiz sandviçin kötülüğü unutulmazdı ama break dans yapan güzide arkadaşlarımızı izlerken düşünmeden indirdik mideye açıkçası.


İşte Övropa farkı, punk'ı bile sağlıklı, sebze seçiyor!

 
Bastille'den Marais'ye doğru yürümeye devam ettik. Mayıs sonu gitmemize rağmen Paris'in daha kuzeyde olduğunu unutan biz yalnızca yazlık kıyafetler getirmiştik ve akşama doğru ilerledikçe hava serinliyordu. Olmadık bir davet için yanımda bulundurduğum ceketi paşa paşa omuzlayıp öyle devam ettim yola. Ben yine şanslıymışım, bir gün evvel seller götürmüş meğerse Paris'i. Ha bendeki akıl mı, o da ayrı konu. Gelgelelim hava durumu takibinde her daim kötü olmuşumdur.


Ville De Lumiére (aksan yanlış yana bakıyoru sanırım :S) olarak anılan Paris'in bu namı lüks ve modanın merkezi olmasına bağlanıyor. Işık Şehri yahut Işığın Şehri olarak da çevrilebilecek bu deyiş, yüksek mertebelerce nasıl kabul edilir hala emin değilim. Benim için Işıklar Şehri ve sebebi de moda ya da lüks değil üzerimizde uzanan gökyüzünün ta kendisiydi. Beş gün boyunca pek çok güzel şey gördüm ama hiçbirisi gökyüzünün çehre değiştirdikçe güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemesinin etkisini alt edemedi. Bu durum ilk işte bu yürüyüşte çarptı bizi.


Normal şartlar altında alışverişten nefret ederim. Bu abartı bir şov cümlesi değil, hakikaten nefret ederim. Bunun o kadar çok ve acı sebebi var ki, ayrı bir yazı konusu çıkar. Ancak alışverişin teması kıyafetlerden aksesuar ve kitaba geçerse, o zaman işler değişir. Bir canavara dönüşebilirim. Bu yüzden Rue Saint Antoine'dan Rue de Rivoli'ye doğru yürüyüşümüzü sürdürürken yolda türlü çeşit ama o esnada kapanmış mağazalarla karşılaşmak bizi hüzünlendirdi. Yine de açık çıfıt çarşısı gibi bir dükkanda aradığım kolyeyi buldum ve tabii ki affetmedim aldım. Yine de bu yolda görüp bayıldığım o mavi kitabevinin kapalı olmasının yarattığı hüznü silemedi.



Bu güzel yürüşte iştahımızı kabartan pek çok kafeyle karşılaştık ama Londra'da beni bulan hüzünlü gerçek burada da ağına düşürdü. Buralarda insanların yağmurla alıp veremediği ne? Bir sürü güzel, miniş kafeler iştahımızı açtı yol boyunca. Ama o kadar dolanıp aradığımız kafelerin hepsi kapalıydı, buna cartoville talihsizliği de diyebiliriz belki. Oradan seçip aramıştık. Ama en nihayetinde bir köşe bistroda hikayemiz yine mutlu sona kavuştu.


Ve kimi zaman o kadar leştik ki, bu türk komedi anlayışını yansıtan fotoğrafı çekmeden edemedik.


Peki bu fotoğrafı tanıyan var mı? ;)